MALTA

2015 yılının Haziran ayında ilk yurtdışı yolculuğumu Akdeniz’in ada ülkesi Malta’ya yaptım. Üniversitede hazırlık sınıfını henüz bitirmiş, yaz için İngilizcemi test edecek fırsat ararken iki seçenek karşıma çıktı; uluslararası bir değişim programına katılmak, ya da dil okulu bahanesiyle yurtdışı havası solumak. Ben de seçimimi dil okulundan yana kullanıp, değişim programını bir sonraki seneye bıraktım (o sefer de durağım AIESEC ile gittiğim Ukrayna olmuştu). 

Malta’nın resmi dilleri Maltaca ve İngilizce. Bu yüzden de dil okulları ülkenin önemli gelir kapılarından biri. 500 bin nüfusa sahip ada başta Avrupa ve Güney Amerika olmak üzere dünyanın dört bir yanından her yıl binlerce turist çekiyor. Benim de 1 ay kaldığım bu ülkede birçok tarihi ve doğal güzelliği görme şansım oldu. 

Dil Okulu Ücretleri

Malta’yı 2 sebepten ötürü seçmiştim. Birincisi, Amerika, Birleşik Krallık ya da Avustralya gibi ülkelere kıyasla daha ekonomik olması. Türkiye’ye yakın konumundan dolayı uçak bileti de gidiş dönüş €200-250 bandında değişiyor. Benim dahil olduğum dil okulu seçenekler arasında en makul olanıydı. Haftada 25 saat İngilizce eğitim ve kalacak yer içeren 1 aylık program toplamda €1050. Sunulan konaklama tipine (kimilerinde yemek de dahil) ve ders yoğunluğuna bağlı olarak fiyat €2000’ya kadar çıkabiliyor. Ama benim burada salt amacım yurtdışına çıkmak olduğu için ne kalacağım mekanı ne de okulu çok fazla önemsemiş, en ucuz opsiyonu seçmiştim. İyi ki de öyle yapmışım!

Game of Thrones

Bu ada ülkesine gelmemdeki ikinci neden de o dönem hastası olduğum Game of Thrones dizisinin çekildiği bazı yerleri sınırları içinde barındırması. Dizinin orta çağ atmosferini yansıtması için tarihi dokusunu hala olduğu gibi koruyan Mdina, Rabat, Gozo gibi şehirler seçilmiş. Nitekim ilk sezonunda ortaya harika bir uyum çıkmış. Fakat ilerleyen sezonlarda Malta hükümetiyle yapımcılar arasında çıkan anlaşmazlıklar sonucu dizinin King’s Landing sahneleri Hırvatistan’ın Dubrovnik şehrine taşınmış. Oraya da 2019 yılında, Lübliyana’da yaptığım Erasmus sırasında gitme fırsatı bulmuştum. Game of Thrones’un Malta’daki lokasyonlarını aşağıda daha detaylı görebiliriniz. 

1. Aziz Dominik Manastırı, Rabat (1.sezon 7.bölüm Cercei ile Ned Stark’ın konuştuğu bahçe)

2. Mdina Gate, Mdina (1.sezon 3.bölüm, Ned’in Kralın Şehrine girmek için kullandığı kapı)

3. Mesquita Meydanı, Mdina (1.sezon 5.bölüm, Jamie ile Ned’in dövüştüğü meydan)

4. Fort Ricasoli, Valletta (1.sezon 3 ve 5.bölümlerde gözüken şehrin diğer kapısı)

5. Verdala Palace, Buskett Gardens (1.sezon 1.bölümde Khal Drogo’nun Daernerys’i ilk kez gördüğü saray)

6. Fort Manoel , Malta (1.sezon 9.bölüm Ned’in idam edildiği yer)

7. Fort Saint Angelo, Malta (1.sezon 5.bölüm ejderha kafataslarının bulunduğu zindanlar)

8. The Azure Window, Gozo (1.sezon 1.bölümde Khal Drogo’nun Daernerys’in düğünlerinin olduğu yer)

Kültür Şoku

Malta’ya ilk kez gelen birçok turist gibi ben de havalimanının ortalama bir otobüs terminalinden hallice oluşunu, trafiğin soldan akışını ve fahiş su fiyatlarını garipsedim. Yaşadığım kültür şokları hostele gelmemle son buldu, çünkü dil öğrenmek için geldiğim okulumca bana 3 hemşerimin kaldığı bir daire verilmişti. Türk olduğunu bilmediğin biriyle yapılan klasik “How are you, where are you from”u takip eden “aa sen de mi Türksün!” hoşbeşinden sonra yeni arkadaşlarımla şehri dolaşmaya çıktık. Kaldığımız yer başkent Valletta’nın hemen yanında bulunan göz alıcı bir koya kurulmuş Sliema şehrindeydi. Genelde birçok mekan da merkezi konumu sebebiyle bu bölgededir.

kendi memleketinden olana yapışma hastalığı

İlk kez Türkiye sınırları dışına çıkmanın verdiği toylukla ilk haftamı devamlı oda arkadaşlarım olan Türk tayfayla geçirdim. Yurtdışında yapılacak en ahmakça şeydir vaktini kendi ülkenden insanlarla geçirmek, tecrübeyle sabit. Hele de öncelikli amacın yeni kültürler tanıyıp yeni bir dil öğrenmekse. Fakat yanlış anlaşılmasın, bu durum yalnız bizim vatandaşımıza özgü bir şey değil. Ben bunu İspanyollarda, Çinlilerde  Kolombiyalılarda da gördüm. Bu da amatör gezgin hatalarından biri. Siz siz olun yurt dışında, yabancılarla takılmaya bakın.

Benim de konfor alanımda kalmak işime gelmişti fakat bir noktadan sonra farkettim ki bu iş böyle olmayacak. İngilizcemi geliştirmek için oradaydım ve bunun için de yabancılarla haşır neşir olmam lazımdı. Ertesi gün ilk iş odamı değiştirmeye karar verdim ve aynı katta farklı bir daireye alındım. Yeni ev arkadaşlarım bir Kazak ve bir Fransızdı.

Dünyanın En Küçük Adasında Kaybolmak

Bu Fransızla bir gün Mata’nın Comino adasına günübirlik gitmeye karar verdik. Sıcak bir günde açık gökyüzü eşliğinde çıktık yola. Feribotla adaya yaklaşırken masmavi suyun cazibesinden gözlerimi alamadım. Muhtemelen hayatımda gördüğüm en berrak denizdi. Karaya ayak basar basmaz denize girmelik güzel ve kuytu bir yer aramaya koyulduk. Öyle ki gittiğimiz tarihte yaz sezonu henüz açılmış, Avrupa’nın dört bir yanından binlerce turist bu cennet mekana akın etmişti.

Sahil şeridi boyunca yaklaşık 3 saat yürüdükten sonra aradığımız yeri nihayet bulabildik. Yüksek kayalıkların arasına saklanmış nefis bir koy. Güneşin şen bakışları altında elmasvari bir sıvı rüzgarla raks ediyor. Gördüğümüz anda büyülendik. Arkadaşım kaya atlayışına meraklıydı ve 15 metrelik falezlerden aşağı sanki şişme havuza atlarmışçasına atlamaya başladı. Bense gözüm yemediğinden birkaç metrelik bir kayayla yetindim. 

Bu muhteşem yerde saatlerce yüzdük, eğlendik. Sonrasında tam geri dönecektik ki aklıma dahiyane bir fikir geldi! Malta dediğin yer o kadar küçüktü ki dünya haritasında gözükmüyor bile, Comino da Malta haritasında zar zor seçiliyor. Biz zaten bu koya kadar 3 saat yürümüştük, yani sahil şeridinden biraz daha ilerlersek muhtemelen adanın etrafında turumuzu tamamlayıp geldiğimiz noktaya varacaktık! Yanımdaki Fransız da maceraperest olduğu kadar uyumlu ve saf bir çocuktu. Teklifim karşısında adeta gözleri büyüdü ve ekledi “Let’s go!”.

Çok geçmeden fark ettik ki adanın diğer tarafı bizim geldiğimiz kısmı kadar misafirperver değilmiş. Karşımıza çıkan devasa yamaçlar bizi sahil şeridinden saptırıp iç kesimlere doğru itti. Etraf öylesine kayalıktı ki kısa bir süre sonra denizi göremez olduk. Haritalarda zor görünen küçücük adacıkta kaybolmayı başarmıştık! Gözün gördüğü her yer kayaçlarla kaplı karstik arazi. Artık ne bir insan vardı etrafımızda ne de bir yaşam belirtisi. Az önce şen bakışlar saçan güneş şimdi gaddar yüzünü göstermiş her yanımızı yanıklar içinde bırakmıştı. 

Saatler geçiyordu ve akşam 5’teki son vapuru da kaçırmıştık. Derken ufukta bir arazi aracı gözüktü. Biz de hırlı mıdır hırsız mıdır demeden önünü kesip derdimizi anlattık. İçindeki iki arkadaş da bizi sağolsunlar limana kadar bıraktılar. Yol yaklaşık 1 saat sürdü ve dediklerine göre de adanın bu tarafından limana kendi başımıza ulaşabilmemiz pek de mümkün değildi. 

Limana vardıktan sonra da Malta adasına geçmek üzere bir özel bir tur teknesi bulduk. Kaptan sizi alırım ama para vermeniz lazım dedi. Ben tam pazarlığa başlayacaktım ki Fransız atladı “10 euro?”. Ben “Yok, 5 yapalım onu” demeye kalmadan kaptan okey verdi ve kendimizi teknenin içinde, İngiliz bir turist kafilesiyle bulduk. Bu noktadan Sliema’daki evimize yolculuğumuz neyse ki sorunsuz geçti ve uzun bir günün ardından biraz dinlenme fırsatı bulabildik. 

Kimseyi Beklemeyin

Bir gün de Malta’ya geçmişte başkentlik yapmış Mdina şehrine gitmeye karar verdim. İlk günlerde takıldığım Türklerden birine teklif ettim birlikte gidelim diye. O da bir sebep belirtmeden “bir hafta sonra gideriz” diye geçiştirdi. Ben de bunu kişisel aldım ve tek başıma gitmeye karar verdim. Bu olay benim için bir milad oldu. O gün bugündür bir yere gitmek için asla birini beklemem. Programımı yaparım, alır sırt çantamı giderim 😉

Leave a Comment

Your email address will not be published. Required fields are marked *